Âhirette Ancak Kâmil Îman Sâhipleri Kurtulacaklardır; Küfür Kurtuluşa Engeldir / Dr. Mehmet Sürmeli

Kelime olarak îman, birşeyi kalben tasdîk etmektir. Dînî terim olarak ise; îmân edilecek hususları kalben tasdîk edip bu tasdîki dille ikrâr etmektir.1 Kalbin ve rûhun doyuma ulaşıp korkunun yok olmasıdır. Hz. Peygamber’in (sav) getirmiş olduğu dîne bağlanmaya îman dendiği gibi, kişinin, mutlak tasdîkle Hakk’a boyun eğmesine de îman denir. Hakk’a teslîmiyette üç şeyin bir araya gelmesi gerekir: Kalben bağlanma, dil ile ikrar ve âzâlarla amel etmek.2 Îmanda şüphenin olmaması esastır.3 Daha geniş anlamıyla îman, Allâh’ın (cc) varlığına ve birliğine kalben teslîmiyet, gereğinde bu teslîmiyeti dille ifâde etmektir. İnsanın inancında samîmiyetinin bir tecellîsi ve Allah Teâlâ ile her an iletişim içerisinde olduğunun göstergesi olarak hayâtına mutlak din İslâm ile anlam vermesidir. Hayâtına ilâhî emirlerle anlam veren bir kişi her türlü korkudan emîn olduğu gibi başkalarına da emniyet ve güven telkîn eder.4 Îmânın mutlak tasdîk ve hayâta vahiyle anlam verme boyutları Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifâde edilmiştir: “Gerçek mü’minler, Allâh’a ve Rasûlüne îmân eden; bu îmanlarında aslâ şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihâd edenlerdir. İşte îmanlarında sâdık olanlar onlardır.”5 Âyette cihad, hem îmân etmenin bedeli hem de îmânın koruyucusu olarak verilmiştir. Bu inceliğin hassâsiyetle gözetilmesi elzemdir.

Allâh’a gerçek anlamda îmân edenler; O’nun varlığı ve birliği, hüküm koyması, emir ve yasaklarına itâat konularında bir ayrım gözetmezler. Îmân ettik dedikten sonra amel etmemenin bir çelişki olduğunu bilirler. Allah Rasûlü (sav) bu konuya şu buyruğuyla açıklık getirmiştir: “Îmansız amel, amelsiz îman makbûl değildir.”6 Îmân etmeden amel etmek nifak; amelsiz îman da fâsıklıktır.7 Hz. Peygamber (sav), îmandan sonra hemen amellerin fazîleti üzerinde durmuş ve mü’minleri, dînî emirleri yerine getirmeye teşvîk etmiştir.8 Birçok İslâm bilgini de, farzları mükemmel bir şekilde yerine getiren bir kimsenin, kelime-i tevhîdin hakkını edâ ettiğini belirtmişlerdir.9 Onlara göre kelime-i tevhîdin dört rüknü vardır: Allâh’ın (cc) emirlerine uyma, yasaklarından sakınma, verdikleriyle yetinme ve O’ndan gelen herşeye râzı olmadır.10 Allâh’ın varlığını kabûl edip de emir ve yasakları konusunda O’na itâat etmemek, hayâta vahiy dışı şeylerle anlam vermek îmanda samîmiyetsizliktir. İlâhî otoriteyi parçalamak sûretiyle şirke düşmektir. Yukarıdaki açıklamalarımız “Îman amelden bir cüz müdür?” tartışmasına dönmek için yazılmamıştır. Amacımız; îmânı takviye etmek ve kesinlik kazandırmak için amelin önemine vurgu yapmaktır. Konu bu bağlamda anlaşılırsa daha iyi olur. Amelsizlik îmânın nurunu söndürür ve netîcede hiç umulmadık bir ortamda îman yok olabilir. Bu anlamda amel îmânı koruyan bir zırhtır.

Kur’ân-ı Kerîm, yüzlerce âyette Yüce Allâh’ı tanıtmış ve insanları O’nun birliğine îman konusunda uyarmıştır. Bu uyarı bağlamında îmânın bütünlüğünü sık sık vurgulamış, uhrevî kurtuluşun da: Allâh’ın varlık, birlik, halk/yaratma ve emir alanında tek kabûl edilmesinde; bu kabûl edilmenin sâlih amellerle insan ve toplum hayâtına yansıtılmasında olduğunu açıklamıştır. Böyle geniş kapsamlı bir îmâna sâhip olan mü’minleri Allah Teâlâ şu buyruğuyla müjdelemiştir: “Ancak ve ancak mü’minler kurtulacaklardır.”11 Âyetin başındaki tahkîk edâtı Müslüman olmayanların kurtulmasının mümkün olmadığına delâlet eder. Âyette gelecekte olacak birşey mâzî sigasıyla haber verilmiştir. Vakit geldiğinde, ölüm îmanla gerçekleşirse o zaman uhrevî kurtuluştan bahsedilebilir. Âyetin devâmında da mü’min olarak ölebilmek için yerine getirilmesi gereken ödevler üzerinde durulmuştur. Bu ödevler îmânın koruyucularıdır. Bunların amelî hâle getirilmesi sâyesinde îman kalpte karar kılar. Hz. Peygamber (sav) de kurtuluşun kâmil bir îmanla olabileceğini söylemiş ve sınırlarını Kur’ân-ı Kerîm’in çizdiği bir îmâna sâhip olmayan kimselerin kesinlikle cennete girmeyeceğini bizlere haber vermiştir: “Kâfirler kesinlikle cennete giremeyeceklerdir.”12

Cennete girmek için zihinsel ve amelî açıdan temiz olmak gerekir. “Doğrusu, hem (günahlardan) temizlenen, hem de Rabbinin adını (tesbîh, tehlîl ve tekbirle) anıp namaz kılan(lar) kurtulacaklardır.”13 âyeti de bu gerçeğe işâret etmektedir. “İslâm’a dâhil olarak hidâyet bulanların kurtulacağı”14 müjdesini yineleyen Rasûlullah (sav), Hz. Ali’ye (ra) fetih günü şu duyuruyu yapmasını emretmiştir: “Cennete mü’minden başkası giremeyecektir.”15 Uhrevî kurtuluşun çâresi dünyâda iken Yüce Allâh’ın dilediği şeylere îmandan geçer. Bunları da Kur’ân-ı Kerîm haber vermiştir. Nitekim bu âyetlerin birisinde bu hakîkat şöyle özetlenmiştir: “Ey îmân edenler! Sizi can yakıcı bir azaptan kurtaracak bir ticâret (şeklini)/kurtuluş yolunu size göstereyim mi? Allâh’a ve Rasûlüne îmân edersiniz, Allah yolunda (kula kulluktan kurtulup hayâta İslâm’ın hâkim olması için) mallarınız ve canlarınızla cihâd edersiniz. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.”16

İnsanlar hangi keşfi yaparsa yapsın, hangi buluşa imzâ atarsa atsın, îmân etmedikçe Cennet yüzü göremezler. Çünkü Cennet’in sâhibi olan Allah (cc), kuralını böyle koymuştur. O’nun âyetlerine usûlsüz yaklaşıp ön kabûllü bir şekilde, Allâh’a rağmen kâfirlere cenneti lâyık görmek îtikâdî tehlikeleri muhtevî aşırı bir cehâlettir. Allah Teâlâ, îmân etmedikçe cennete girmenin imkânsızlığını şu âyet-i kerîmede ilginç bir benzetmeyle ortaya koymuştur: “Âyetlerimizi yalanlayıp da ona (inanmayıp) büyüklük taslayanlar var ya! Göğün kapıları onlar(ın ruhların)a açılmayacak ve deve iğne deliğinden girinceye kadar onlar cennete aslâ giremeyeceklerdir. İşte isyankârları böyle cezalandırırız.”17

Allâh’a (cc) şirk koşmak, O’nun ulûhiyet ve rubûbiyetini parçalamak, O’na eş, oğul ve kız çocuğu isnâd etmek, inanmadığı hâlde inanmış gibi gözükmek, harâmları helâlleştirmek cennetle insan arasındaki önemli engellerdir. Velev ki peygamberin en yakınları olsun îmân etmedikçe cennete giremeyecektir. Hz. Nûh’un oğlu, Hz. İbrâhîm’in babası hidâyete tâbî olmadıkları için peygamber oğlu ve babası olmak onlara bir fayda sağlamamıştır. Bu çerçevede Hz. Peygamber (sav), Ebûtâlib konusunda uyarılmıştır: “(Rasûlüm!) Şüphesiz sen, sevdiğini hidâyete eriştiremezsin. Fakat Allah dilediğini (iyi niyet ve amellerine göre) doğru yola eriştirir. O, hidâyete erecek olanları daha iyi bilir.”18 Hz. Peygamber’i (sav) himâye gibi önemli bir görevi üstlenen Ebûtâlib, îmân etmediği için uhrevî kurtuluşa erememiştir. Olay âyet ile sâbitken uç yorumlar yaparak meseleyi bağlamından koparmak ilmî bir yaklaşım değildir.

Kur’ân-ı Kerîm, Sünnet ve makâsıd’uş-şerîa bütünlüğünden kopuk ve usûlsüz bir yaklaşımla bâzı akademisyenlerin Yahudi ve Hristiyanların da cennetlik olabileceklerini söylemeleri hem yöntemsiz hem de îtikâden tehlikeli bir yaklaşımdır. Îtikâden tehlikeli, çünkü mü’mine kâfir demek nasıl ki sâhibini küfre götürürse; kâfirliği kesin olana mü’min demek de insanı küfre götürür. Allah Teâlâ bu konudaki hükmünü açıkça beyân etmiş ve kâfirlere cenneti yasaklamıştır: “Hakîkaten, ‘Allah, Meryem oğlu (Îsâ) Mesih’tir.’ diyenler, kesinlikle (şirke girip) kâfir olmuşlardır. Hâlbuki Mesih (Îsâ): ‘Ey İsrâîloğulları! Rabbim ve Rabbiniz olan Allâh’a ibâdet edin. Çünkü kim Allâh’a ortak koşarsa (Allâh’a rağmen başka şeyi öne çıkarır ve ona bağlılık gösterirse) hiç şüphesiz Allah, ona cennetini harâm eder, onun varacağı yer ateştir. Zâlimler için hiçbir yardımcı yoktur.”19 Âyet, teslîs inancını küfür olarak vurgulamış ve bu inanca sâhip olanların şirk içerisinde olduklarına atıf yapmış, bu hâl üzere ölecek olurlarsa cennetin onlara harâm olduğunu beyân etmiştir. Bu kadar açık hüküm varken kâfir avukatlığı yapılmasını anlamak oldukça zordur. Hz. İbrâhîm (as) de kâfir olan babası için bir dönem verdiği söz üzerine Allah Teâlâ’dan şefâat talebinde bulununca, Allah (cc) ona da şu cevâbı vermiştir: “Cenneti kâfirlere haram kıldım.”20

Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadislerde kurtuluşun ancak ve ancak sahîh ve bütüncül bir îmanla mümkün olacağı bildirilmişken, sözünü ettiğimiz bu akademisyenler şöyle bir tablo çizmişlerdir. (Bu tablonun dayanağını da Bakara Sûresi’nin 62. âyeti ile Mâide Sûresi’nin 69. âyetinden aldıklarını söylemişlerdir.)21

Dînî gruplarKurtuluş Şartları
MüslümanlarAllâh’a ve âhirete îman + Sâlih amel = Kurtuluş
YahudilerAllâh’a ve âhirete îman + Sâlih amel = Kurtuluş
HristiyanlarAllâh’a ve âhirete îman + Sâlih amel = Kurtuluş
SabiilerAllâh’a ve âhirete îman + Sâlih amel = Kurtuluş

Tablo 1: Kurtuluşa Erecek Dînî Gruplar22

Yukarıda yapılan tasnîfe göre, İslâm ne kadar hak bir din ise Yahudilik, Hristiyanlık ve Sabiilik de o kadar hak bir dindir. Kurtuluş şartlarına riâyet etmek kaydıyla diğer dinlerin de seçilebileceği ifâde edilmektedir. Belirttiğimiz gibi: Bu sınıflama yapılırken Kur’ân-ı Kerîm, Sünnet ve târih dikkate alınmamıştır. Önce şunu belirtmekte fayda var; Allâh’ın (cc) gönderdiği, Yahudilik ve Hristiyanlık diye hak bir din yoktur. Yüce Allâh’ın (cc) peygamberleri vâsıtasıyla göndermiş olduğu dinlerin hepsinin adı İslâm’dır.23 Ehl-i kitap, Allâh’a (cc) vermiş oldukları ahdi bozmak, ona çocuk isnâd etmek ve ulûhiyeti parçalamak gibi sebeplerden dolayı küfre girmiş ve Allâh’a (cc) şirk koşmak sûretiyle müşrik olmuşlardır.24 Allah inançları Hz. Peygamber’in (sav) getirmiş olduğu vahiyle örtüşmeyen, kitap inançları parçalı olup tahrîfe dayanan, Kur’ân-ı Kerîm’i inkâr üzerine binâ edilen, Hz. Peygamber’in (sav) risâletini tamâmen reddeden, sâlih ameller konusunda ise namaz, cihad, zekât, hac, oruç, emr-i bi’l-mâruftan uzak yaşayan; içkiyi, domuz etini, fuhşu, fâizi ve daha nice haramları mübah sayan bir toplum nasıl uhrevî kurtuluşa erebilir? Kur’ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber’in (sav) sünneti dikkatli bir şekilde, bütünlük çerçevesinde incelenirse görülür ki bu iki kaynakta Yahudi ve Hristiyanları öven tek bir nas yoktur. Fakat onları yeren ve sapıklıklarını tek tek ortaya koyan yüzlerce âyet ve hadis vardır. Yüce Allâh’ın, dinde aşırı gitmek sûretiyle sapıttıklarını25 ve kitaplarını tahrîf ettiklerini26 açıkça ifâde ettiği sapkın kimselerin (Yahudi ve Hristiyanların) cennetlik olacağını söylemek Yahudilik ve Hristiyanlık gibi iki gulat ekolü İslâm’ın seviyesine çıkarmaktır veya tek hak din olan İslâm’ı, bu tahrîf olmuş beşerî dinlerin seviyesine indirmektir. Bu yaklaşım bilerek ya da bilmeyerek yapılmakta olan bir misyoner faaliyetidir. Temelinde cehâlet ve kötü niyet vardır. Müslümanları küfre döndürmek gâyesi gütmektedir. Özellikle de dîniyle kâim milletimizi târihten silmek hedeflenmektedir.

Kur’ân-ı Kerîm, îmân olmadan yapılan her türlü olumlu davranışın (sâlih amelin) “Fırtınalı bir günde rüzgârın savurduğu kül”27 gibi olduğunu vurgulamıştır. Hz. Peygamber (sav) bir gün Mekke’de tüm akrabâlarını toplamış; Abdulmuttalib ve Abbas oğullarına, halası Hz. Safiye (r.anha) ve kızı Hz. Fatıma’ya (r.anha) şu hakîkati hatırlatmıştır: “Maddî olarak benden ne istiyorsanız isteyin ama (îmân edip sâlih ameller işlemedikçe) ben, size Allah Teâlâ’dan gelecek olan bir azâbı savamam.”28 İlâhî rahmete nâil olabilmek, Peygamberin desteğini alabilmek, uhrevî kurtuluşa erebilmek için “îmânı bilinçli bir şekilde yenileyip”29 sonra da bu hâl üzere “Müslümanca Allâh’a kavuşmak”30 gerekir. Bunlar gerçekleştirilmedikten sonra soy ve göstermelik âidiyet duygusunun bir karşılığı yoktur.

Kur’ân-ı Kerîm’de din nasıl anlatılmışsa öylece îmân etmek esastır. Allâh’ın (cc) gönderip, Rasûl’ün (sav) tebliğ ve beyân ettiği dinde kimsenin keyfî bir tasarruf hakkı yoktur. Allah (cc), âhirette kurtulacak olanları vahyin bütünlüğü içerisinde beyan buyurmuştur. Buna göre: Gayba îmân edip namazlarını kılan, zekâtlarını veren, elçiler arasında hiçbir ayrım yapmayanlar31; insanları hayra dâvet eden ve her türlü kötülüğe karşı tepkili olanlar,32 her türlü lüzumsuz işten uzaklaşıp iffetlerini koruyan, emânet ve ahitlerine riâyet edenler,33 sabır ve takvâda önde olanlar; düşmana karşı her an hazırlık yapanlar,34 Allâh’a karşı her türlü kulluk görevlerini hakkıyla yerine getirenler;35 içki, kumar ve putçuluk başta olmak üzere haramların her türlüsünden kaçınanlar;36 birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler;37 Allâh’ı çokça zikredip her yaptıklarında onu hatırlayanlar;38 nâmuslarını her türlü haramdan koruyanlar;39 Kur’ân’ın ve Sünnet’in hakemliğine çağrıldıklarında bu çağrıya hemen uyanlar;40 Hz. Peygamber’e (sav) tâbî olanlar;41 mallarıyla ve canlarıyla cihâd edenler42 ve mîzanda tartıları ağır gelenler43 kurtulacaklardır. Yüce Allah kendi prensiplerini kullarına bildirmiş ve rahmetine lâyık olanları açıklamıştır. Kimseye Allah (cc) adına söz söyleyerek cenneti kâfirlere tahsîs etme hakkı verilmemiştir. Cennet Allâh’ındır ve “sâlih amel işleyen mü’minlere verilecektir.”44 Kişi küfrü tercîh ettikten sonra her türlü sâlih ameli yapsa bile onlar için tartı bile olmayacaktır. Konuyla ilgili âyet oldukça nettir: “Bunlar, Rablerinin âyetlerini ve O’na kavuşmayı ısrarla inkâr eden kimselerdir. Bu yüzden onların tüm yapıp ettikleri (iyi işleri bile) boşa gitmiştir; çünkü onlara Kıyâmet Günü amellerinin karşılığını vermek için terâzi bile kurmayacağız/hiç kıymet vermeyeceğiz.”45 Bundan sonranetîcesine katlanmak kaydıyla “Dileyen îmân etsin, dileyen de küfretsin.”46

Dipnotlar

1 Cürcânî, et-Ta’rifât, s. 40; Ebu’l-Münteha, Şerh-u Fıkh-ı Ekber, s. 14.

2 İsfehanî, Müfredât,s. 90-91.

3 Ebu’l-Münteha, Şerhu Fıkhi’l-Ekber, s. 14.

4 Nesaî, Îman, 47, h. no: 8, VIII/105.

5 Hucurât 49/15.

6 Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, I/35.

7 Cürcânî, et-Ta’rifât, s. 40.

8 Nesaî, Menâsiku’l-Hac, 24, h. no: 4, V/113.

9 İbni Abdulmuhsin, Fıkhu’l-Ed’iyye, s. 179.

10 Sülemî, Hakâiku’t-Tefsir, I/92.

11 Mü’minûn 23/1.

12 İbni Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, IV/189.

13 A’lâ 87/14-15.

14 İbni Mâce, Zühd, 9, h. no: 4138, II/1386.

15 İbni Hanbel, Müsned, c. III, 349; Buhârî, 64, Megazi, 38, V/75; Nesaî, Îman, VIII/104.

16 Saff 61/10-11.

17 A’raf 7/40.

18 Kasas 28/56.

19 Mâide 5/72.

20 Buhârî, 65, Tefsir, 1, VI/16.

21 Bu âyetlere verilen Türkçe meâllerin tamâmına yakını (birkaçı müstesnâ) yanlıştır. Meâllerde Kur’ân-ı Kerîm’in bütünlüğü, sebeb-i nüzûl ve şart edâtları ve şartın cevâbı hesâba katılmamıştır. Köklü bir çalışma olması için meâl yazarları klasik tefsirlere yeterince bakmamışlardır. Bu konuyla ilgili çalışmamız bittiğinde inşâallah yayımlayacağız.

22 Akdemir, Kur’an Sempozyumu, I/332.

23 Bakara 2/131-133, 136; Âl-i İmran 3/19, 52, 67, 85 vd.

24 Taberî, Câmiu’l-Beyân, IV/652-653.

25 en-Nisâ 4/171; Mâide 5/77.

26 Yahudilik ve Hristiyanlığın tahrîf olduğuna dâir Bakara 2/75, 159, 175, 179; Âl-i İmran 3/78; en-Nisâ 4/46; Mâide 5/13, 41; A’raf 7/162.

27 İbrâhîm 14/18.

28 Nesaî, Vesâya, IV/239.

29 Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, II/211.

30 Âl-i İmran 3/102.

31 Bakara 2/2, 285.

32 Âl-i İmran 3/104.

33 Mü’minûn 23/1-10.

34 Âl-i İmran 3/200.

35 Hacc 22/77.

36 Mâide 5/90.

37 Asr 103/3.

38 Enfâl 8/45.

39 en-Nûr 24/31.

40 Nûr 24/51.

41 A’raf 7/157.

42 Tevbe 9/88.

43 A’raf 7/8; Mü’minûn 23/109.

44 Kehf 18/107-108.

45 Kehf 18/105.

46 Kehf 18/29.

Kasım 2020, sayfa no: 8-9-10-11-12-13

Ayrıca kontrol et

Deniz / Alemdar

Cenâb-ı Hakk, ilim ve kudretinin sınırsız oluşunu, deniz misâliyle haber verir: “Ey Peygamber! Yaratanın sonsuz …